Ana sayfa Köşe Yazıları Osmanlı Mezarları Sökülüp Atıldı, Yerine Spor Salonu Yapıldı

Osmanlı Mezarları Sökülüp Atıldı, Yerine Spor Salonu Yapıldı

2
0

Selanik ili Kesendire (Kasandra) kazasının Gargara (Simantra) köyünde Kapalı Spor Salonu inşaatının kazı sırasında, Osmanlı dönemine ait 201 mezar ortaya çıktı.

Kazı çalışmalarını yapan iş makinesi operatörü mezarların çıktığını görünce çalışmayı durdurdu. Üstlerine haber verdi ve akabinde Halkidiki Eski Tarihi Eserler Müdürlüğü’ne ve Nea Propontida (Yeni Bandırma) Belediyesine haber verildi.

55417/10-2-2021 protokol numaralı belgeye göre, kazı yerinde yapılan incelemenin ardından, Belediyenin kazı ve inşaat çalışmasına devam edebileceği kararı çıktı.

Yapılan iki satırlık yazılı açıklamada, “Kazıda Osmanlı dönemine ait iki yüz bir (201) çukur şeklinde mezarlar ortaya çıkarıldı ve bunlar fotoğrafları çekildikten ve planlandıktan sonra inşaat alanından alandan uzaklaştırıldı” ifadelerine yer veriliyor.

Şimdi bu mezarlardan çıkan kemikler nereye kaldırıldı, nasıl kaldırıldı, gerekli hassasiyet gösterilmediği açıkça ortada, çünkü İslam dini kurallarına göre “Nakli Kubur” yapılması gerekirdi ve anlaşılan yapılmadan iş makineleriyle gelişi güzel bir şekilde kamyonlara doldurulup bir tarafa boşaltıldı.

Hassasiyet ve saygı gösterilmedi!

Böylece Osmanlı döneminde, Selanik ili Kesendire (Kasandra) kazasının Gargara (Simantra) köyünden 1920-1922 yılları arasında Mübadeleyle göç eden Mübadillerin mezarları yerlerinden silinip süpürüldü. Tamam inşaat yapılsın da bu şekilde yapılmasın. En azından bir dini hassasiyet ve İslam’a uygun kurallar keşke göz önünde bulundurulsaydı. O kadar zor muydu bir din adamının oraya gitmesi ve çıkan kemiklerin Nakli Kubur yöntemi ile başka bir yere nakledilmesi daha uygun olurdu. Ölülerimize bu yapılan büyük bir saygısızlıktır.

Neden mi saygısızlık? Okuyunuz bakınız birilerinin neleri varmış o Gargara köyünde….

Gazeteci-yazar bayan Begümşen Ergenekon’un kaleme aldığı yazı, o Gargara köyünde çocukluk yıllarının hayallerini yaşayan ve sonra da apar topar öküz arabalarıyla dönüşü olmayan o uzun ve çileli yollara dökülen masum çocukların aileleri yatıyordu o mezarlarda. Biraz saygının zararı olmayacaktı sayın yetkililer. Nasıl kendi atalarınıza Türkiyenin değişik bölgelerinde hassasiyet gösterip, Kilise ve mezarlıklara yönelik saygı arıyorsanız, aynı saygıyı önce sizzler de göstermelisiniz diyor insanlık….

Bakalım Begümşen Ergenekon hanımın kaleminden yazdıklarına….

 

Gargara Köyü (1)

22 Şubat 2020

“1912-1922 yılları arasında yaşanan Balkan Savaşları ve Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nda, Türk ve Rum halklarının değişimi maddeleri de yer aldı (1). Hava muhalefeti nedeniyle İzmir yerine Antalya’ya giden mübadil bir ailenin öyküsünü; yakınlarda kaybettiğimiz Sayın Zehra Güvenç’in “Anılarda Yaşamak” isimli şiir kitabından öğreniyoruz (2).

YÜZBAŞI SEFER ANLATIYOR

“1916 senesinin Sefer ayında doğmuşum. Selanik ili Kesendire kazasının Gargara köyünde. Çocukluğum orada geçti benim (3). Bir Türk köyü idi Gargara. İncecik minaresi vardı. Hocanın yanık sesi tanın kızıllığında kuşların sesine karışır, yankılanırdı uykumuzda. Baharı başka güzeldi köyümün. Her evde kuzular meleşir, inekler böğürür, horozlar uzun… uzun… öter sanki, bir müzik şöleni yaşanırdı.

On çocuklu bir çoban ailesi idik. Ben beş, altı yaşlarında idim o günler. Evimizin iki kanatlı koca kapısı, arkasında bileğim kalınlığında iki kol demiri vardı. Akşamları demirlenirdi. Hemen girince kapıdan ablamın her gün süpürdüğü, balçıklaşmış toprak avlu, solda köye gelen misafirler için bir oda, bitişiğinde de ineklerimizin büyük ahırı vardı. Yan yana iki de yatak odası sıralanmıştı. Karşıda da toprak bir köy fırını ve yanında odunlar, çalılar yığılmıştı.

Uykudan uyanınca mis gibi ekmek kokusu bizi fırına doğru çekerdi. İçini çekti Yüzbaşı Sefer. Sanki taze ekmek kokusunu duyuyordu, eşine anlatmaya devam etti çocukluğunu: ‘Kapının sağında ise samanlık vardı.’ Yazdan saman doldurulurdu hayvanlar için. Avluya girer girmez taze gübre kokusu genzimizi yakardı. Bu kokuyla büyümüştük biz.

Kocaman çoban köpeğimiz vardı. Bize dokunmazdı ama cüssesinden korkardık. Alaca karanlık çöktü mü köyümün üstüne; bir mahzunluk sarardı içimi. Anlatılmaz bir duygu idi bu. Çıngırak sesleri, köpek havlamaları yaklaştıkça köye dağılırdı bu sessizlik, bu hüzün.

On çocuğun en büyüğü Demir ağamdı, çok cesurdu. Türklüğüne söz söyletmezdi Rumlara, onunla övünüyordum ben. Dövüşürdü ve ortalık yatışana dek dağda gizlenirdi. Agam bazen beni de götürürdü dağa. Ondan korkusuzluğu öğrenmiştim. ‘Ben asker olacağım aga’ dediğimde: Kafamı okşar ve gülümserdi. Hoşuna giderdi besbelli. ‘Daha o günlerde asker olmayı düşlemiştim.’

Keçilerin ardından dağ bayır koşardım. Oğlakları yakalar, sever, okşardım. Kara kara kocaman gözleri vardı. Doğa o kadar güzeldi ki: Yere uzanır, geniş gökyüzüne bakardım. Derin bir ooh!.. Çekerdim. Özgürlüğü o zaman tatmıştım. Hem de doyasıya. Bir daha geri gelmeyen günlerdi o günler.” Dedi ve bir ara daldı Yüzbaşı Sefer. O günlerde düşlediği askerdi o şimdi.

YUSUF AGA İLE PEMBE KADIN

Yine anılarını anlatmaya devam etti: “Nesibe ablamı tanırsın” dedi. “Çok severdim onu.” Anam kadar emeği vardır bende. Onun dokuma tezgâhı vardı. Yünden yatak, yorgan yüzleri, ehramlık, benevreklik kumaşlar dokurdu. Kadınlar ehram bürünürlerdi köyümüzde. Erkekler siyah yün kumaştan dikilen benevrek giyerlerdi şalvara benzer. Pantolon bilmezlerdi. Kırmızı uzun yün kuşaklarını bellerine döne döne sıkıca sararlardı, tütün tabakalarını, para keselerini kuşakta taşırlardı.

Bir ara ayağa kalktı Yüzbaşı Sefer. Sivas’ın -37 (derece) soğuğunda taşkömürünün kızıllaştırdığı sobaya bir baktı ve kapıyı biraz araladı. ‘Çok ısındı içerisi’ dedi. Tekrar eşinin yanına oturdu. Uzun kış gecesini tüketmeye çalışıyorlardı. Başladı kaldığı yerden anlatmaya: ‘Babam köyün ağası ‘Yusuf Aga’ Anam da ‘Pembe Kadın’ dedi. Köye gelen yabancılar bizde kalırdı. Düdüklü şeker, horoz şekerleri getirirlerdi bize. Çok sevinirdik. İşte çocukluk… Özel yemekler yapılırdı o gün. Anam geceden kalkar, süt pidesi, nişasta pidesi yapardı. (4) ‘En çok beni üzen şeyin ne olduğunu bilir misiniz?’ dedi:

‘Antalya’ya geldiğimizin ilk yılları idi. Havasına henüz alışamamıştık. Hele çocuklar bir bir kırılıyordu. Bir gün içinde Ramazan ve Selim adında iki kardeşim ölmüştü. Birisi üç, diğeri bir yaşında idi. İsyan etmiştim o gün. ‘Niçin?.. Bizi köyümüzden kovdular!.. Niçin geldik!.. Buraya’ diye ağlamıştım. O hafta Demir ağamın da sarı saçlı, mavi gözlü iki kızı peş peşe ölmüşlerdi. Birden iç dünyasından uyanır gibi oldu Yüzbaşı Sefer. Yanaklarına yuvarlanan birkaç damlayı elinin tersi ile sildi. Kendi kendine hafiften güldü. ‘Köyümü özlemişim’ dedi. Eşi de dalmış onu dinliyordu.” 1949 Sivas.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here